Coğrafi bilgi sistemlerini kullanarak uzaydan algılama yöntemiyle dünyanın tüm varlıklarını (yeraltı ve yerüstü) tespit etmek artık çok kolay bir aşamaya evrilmiştir.
Bu tür belirlemeler teknolojinin geldiği aşamanın sağladığı faydalar yanında gelişmiş ülkelerin birçok ülkeyi de sömürmesinin önünü açmıştır.
Aslında tüm ülkeler üretim toplumu olmak zorundadır zira bunu yapmazlarsa topraklarına sahip çıkmış olmayacaklar sonunda da bağımsızlıklarını kaybetmiş olacaklardır.
İklim değişikliğini fırsat bilen başta ABD olmak üzere bazı ülkeler susuzluğa, sıcağa, hastalıklara karşı dayanıklı ve toprak seçiciliği olmayan ürünler (GDO) üreterek dünyaya satmaktadırlar.
Zira bu ülkeler öyle teknolojiler geliştirmektedirlerki dünyadaki tüm ülkelerin her türlü ekosistemlerini tespit ettikleri gibi hangi miktarda tarım ürünü ürettiklerini belirleyip ona göre kendi sömürü düzenlerini her yıl değişen bir şekilde sürdürmektedirler.
Elinde bu tarz olanakları olmayan üretim planlaması yapmayan hangi gıdanın daha öncelikli olduğunu belirlemeyen mevcut su kaynaklarını ve topraklarını üretim amaçlı değerlendirmeyen ülkeler ise baştan bu cenderenin içine peşin peşin girmiş olmaktadırlar.
Bizim ülkemizde de boşa akan milyarlarca metreküp su milli servetimizin bir noktada erimesine ve insanlarımızın GAP gibi bir proje kapsamı dışında tutulmasına sebep olunduğu gibi topraklar susuzluktan çatlarken ürünlerde aynı şekilde heba olmakta ve ecdadımızın bize bıraktığı çok önemli varlıklarda tarımsal üretim ile milli ekonomiye evrilememektedir.
Küresel ısınma gittikçe artarken bu riske karşı önlemler alınmazsa ülkemiz terkedilmiş bağ ve bahçeler yurdu ve verimli topraklarındanda çiftçisini koparmış bir konuma düşmüş olacaktır.
Halbuki tarım alanlarının korunması ülkemiz açısından geleceğe yönelik bir milli güvenlik kaygısı sorunudur.Onun için ülkemiz küresel iklim değişiklikleri ve yağış rejimindeki olası tehlikelere karşı yani bir kuraklık sorununa karşı önlemlerin alınması ulusal bir sorumluluktur.
Ülkemizde uzun yıllar yağış ortalaması 631mm iken bu miktar ileriye doğru uzanan yıllarda yüzde 7 ile 15 arasında bir azalma göstermiş olup, bu durum ise ciddi bir kuraklık riskine işaret etmektedir.
Buna bağlı olarak stratejik rezerv bir kaynak olan yeraltı sularınında daha aşağılara çekildiği gözlemlenmektedir.
Yine ülkemizde kullanılabilir su varlığı kişi başına 1692 metreküp olup,kullanılan su miktarı ise 575 metreküptür.Bu açıdan ülkemiz kişi başına düşen su varlığı bakımından sanıldığı gibi su zengini bir ülke olmadığımızda ayrı bir gerçekliktir.
İşte tamda bu açıdandır ki ülkemiz küresel iklim değişiklikleri ve ısınmanın potansiyel etkileri açısından yüksek risk grubu ülkeler arasında yer almaktadır.
İklim değişikliği yönünden ülkemizin özellikle çölleşme tehlikesi altında bulunan; İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Ege ve Akdeniz bölgelerinde olumsuz tehlikelere yol açabileceği uyarıları boşuna değildir.
Çünkü Türkiye coğrafik ve jeolojik konumu gereği Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da hakim olan sıcak ve kurak iklim akımlarının etkisine girme ihtimalinin yüksek olduğu iklim bilimlerince söylemlendirilmektedir.
Ülkemiz bitki ve hayvan türleri bakımından dünyanın en önemli gen kaynaklarına sahiptir.
Avrupa kıtasının tamamında 12 bin bitki türü varken ülkemizde bu miktar 9 binin üstünde olup bu türlerin 3 binden fazlası endemiktir
Bu kadar zengin bir ekosistem yüzbınlerce yılda oluşmuş şayet tedbirler alınmazsa bu çeşitlilik ve zenginlikten elimizde hiç birşey kalmayacaktır.
Onun içindirki bu endemik türleri, gen kaynaklarımızı ve tarımsal topraklarımızla su varlığımızı limitine kadar korumalıyız.
Bu bağlamda çölleşme tehlikesi riskine karşı yeşillendirilecek alanları belirleyip hemen işe başlanılmalı zira artık iklimsel değişiklikler göz göre göre gelmektedir.
Bu hususlar yanında su planlaması, tarımsal üretim deseninin devreye sokulması, ekosistemin korunması için yasaların günün koşullarına göre revize edilmesi gibi ulusal ölçekte her türlü eylem planları devreye sokulmalıdır.
Ayrca bu faaliyetler kapsamında insan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak kullanılan, kullanılması zorunlu olan yeniden üretilemeyen (fosil) ve üretimde insan katkısı olmayan, toprak ve su gibi doğal kaynaklardır.
Bu gerçeklerden dolayıdır ki ülkemiz iklim değişiklikleri ve yağış rejiminin gösterdiği sapmalardan dolayı potansiyel kuraklık tehlikesine karşı en radikal tedbirleri almakta zaman kaybetmemelidir.
Olay ulusal bir mesele olup,ülkemizin tüm kurum ve kuruluşlarıyla toplu bir seferberlik içinde haraket etmeyi gerektirmektedir.
Burada asıl mesele su planlaması ve yönetimi ile toprağın korunması gelmektedir.
Birini koruyup diğeri ihmal edilemez zira her ikisi önemli bir bileşen ve tamamlayıcı varlıklardır.
Bugün gelinen aşamada ülkemizin bu iki bileşenini kapsayan Toprak-Su teşkilatının kapatılmasının ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.
Toprak-Su yaşatılsaydı belki bazı sıkıntılar çekilebilirdi ama sıçramalı bir çıkışla sorun asgariye indirilebilirdi.
Şimdi böyle bir ulusal sektör oluşturmak çok zaman alacak ve sadece uzman eleman yetiştirmek dahi yılları kapsayacaktır.
Yani yanlışla yanlış düzeltilmez aksine çarpan etkisi yaratarak altından çıkılmaz hal oluşturur.
Bugün olduğu gibi.
Onun için "bulunduğumuz konumu öğrenmek istiyorsak geçmişimize,geleceğimizi öğrenmek istiyorsak bugün yaptıklarımıza bakmalıyız".